Oradaydım.

30 Kasım 2010

Ben hayatımda bir defa olsun o "an"a tanık olabilmeyi çok istedim.
Hayatta önce kendime koyduğum sınırları kaldırıyorum. 
"Ben yapamam"lar yok bundan sonra. "Ben yaparım"lar var.
O gazete haberini de yatak odama aynanın üzerine de astım ki hep hatırlayayım.
Gittim. Gördüm. Hayran kaldım.
Sevgili Ayça, tekrar teşekkürler.  


Fotoğraf: Muammer Yanmaz

Read more...

Babalar ve kızları…

26 Kasım 2010

Çalışan bir anne için, henüz mesai bitmemişken baba kişisinden telefon alıp babanın evde olduğunu ve yemeği hazırlayacağını söylemesi kadar gurur verici bir şey var mı?

Dikkat ederseniz sevgili okur gurur verici dedim, sevindirici demedim. Gurur veriyor çünkü bizim er kişisi de benim büyük oğlum sayılır. Demek evde hayta bir yer fısıtığıyla baş başa akşam yemeğini hazırlayacak kadar kendine güveni gelmiş er kişimizin. Aman ne mutlu ne mutlu bana.
Gişelerde önümden bekleyen otuz iki sıra aracın sonunda sıramı beklemek, hatta bu araçlardan bazılarının kgs'lerinin bitmiş olduğunu kartlarını bipletirken farkedip sıra sıra tüm araçlara elinde biten kartını gösterip bir geçişlik ücreti mukabilinde bir bip dilenmeleri bile bozamaz artık benim moralimi. Beklerim sıramı, kartımı bipletir geçerim... Klasik tıkanma noktalarında yarım debriyaj dur kalk reflekslerimle varırım evime… Kapıyı aşağıdan çalmak ve [kim yoo] sesi ne kadar huzur vericidir benim için… Apartmana girerim… asansörden inen komşumuza iyi akşamlar deme nezaketini bile gösterebiliyorumdur artık. Kaba biri değilim sevgili okur ama nedense akşamları eve hep telaşla ve yetişme kaygısıyla girdiğim için fark etmem etrafımdaki insanları çoğunlukla. Ama bu akşam farklıdır… Evde her şey hazır beni beklemektedir. En önemlisi Lâl’in yanında yardımcımız değil babası vardır ve telaşa hiç mahal yoktur.

Kapıyı aşağıdan çalarım ya yukarı çıktığımda kapı aralık beni beklemektedirler biliyorum. Bizim yer fıstığı kesin kapının arkasına saklanmıştır ve bana [aa ama lâl yok ki, az önce aşağı indi görmedin mi] oyunu oynayacaklar ve bizim bücür daha cümlenin sonunu beklemeden heyecandan kapının arkasında saklandığı yerden çıkıp [buydayııım, şaka yaptım] diye bağıracaktır.

Öyle olmadı işte.

Baba kız beni karşılarında görünce garip bir hareketle diz kapaklarının hizasına eğilirler. Ellerini aşağıdan yukarı yavaş yavaş ve parmak uçları avuç içlerine bakacak şekilde yarım kırılmış, tırnakları pençe gibi yapılmış böğğğğ diye bir ses çıkarırlar. Aynı hareketi tekrar edereler... böğğğğğ!!? O nedir öyle anlayamadım derim. [hayayet olduk biz anne] der bizimki.
Baba kişisi anlar... benim suratım düşer hemen beklemediğim durumlarda… kem küm hık mık biz oyun oynuyorduk da diyiverir. Bizim bücür [hadi babajım hayayetis biz oyunumuza devam edelim] der ve bunu fırsat bilen baba arkasına bakmadan içeri kaçar. Tamam babasının bebeklerle oynamasını beklemiyordum ama bu kadarını da düşünmemiştim.
Neyse dedim, oyunun içeriğini Lâl uyuduktan sonra gözden geçiririz… Bizimkiler arkasını dönmüş koşarcasına pençeleriyle birbirlerine oyun yapıyorlarken mutfağa girdim. Bizim mutfağa bomba atmışlar yahu, sabah bıraktığımda böyle değildi… Tezgahın üzerine  dört farklı tabak çıkarılmış, sanki bir kaşık yemek konmuş, olmamış diğer tabak denenmiş, olmamış diğeri denenmiş… derken dördüncü tabak epey kirli belli onda yemek yeme kararı verilmiş…. Sanırsınız birinci kolorduya yemek verilmiş bizim evde. Tabaklar dizi dizi… Ocağın üzerinde tuz taneleri, pardon tane değil onlar, bir paket tuz boca mı edilmiş nedir? Yine tuz kullanırken yüksek uçuş yapılmış… Lavabonun içinde de yemek tabakları var, hem de içlerinde peçeteleriyle duruyorlar, musluk açılmış üzerine, peçeteler salçalı olduğunu tahmin ettiğim yemek tabağında turuncumsu bir renk almış… Görmemeye çalışıp bir tabak yemek ve tepsi eşliğinde salona giriyorum.

Kanepenin üzerinde mandal sepeti, yanında tavla… Sehpanın üzerinde aktivite örtüsü serili... Örtünün üzerinde kurumuş hamur parçaları, suluboya lekeleri ve makarna taneleri… Masa örtüsü niyetine aktivite örtüsü kullanılmış hey haaat! Tekli koltuğun üzerinde ise şişirilmiş bir can yeleği… yanında çamaşır dolabımdan araklanmış lavanta kesesi… Yere kayıyor gözüm... Seramik bardak altlarım yan yana dizilmiş yerde duruyorlar. Bu sırada Lâl koşarak içeri giriyor, benim seramiklerin üzerinden atlayarak salonun diğer duvarına koşuyor, geri dönüp tekrar atlayarak karşı duvara uçuyor ve bunu en az yirmi defa tekrar ediyor…
Kafamı tülbentle sıktırıp, elim belimde Nevra Serezli modeli bağırmak istiyorum…

Bunca anlamsız obje bir aradayken nasıl bir oyun kurdular acaba çok merak ediyorum sevgili okur.

Mesela gemicilik oynuyor olabilirler. Gemide havuza girdiler, nemli havlularını kamaranın balkonuna astılar, (kamara ve ipte serili çamaşırı mandalla tutturmak biraz iğreti durdu sanki?) Gemide yemek yediler, sonrasında iki el tavla atalım dediler herhalde... Gemi su alıp batmaya başlamış olmalı ki can yeleğini getirmişler. Yerdeki seramik bardak altları da can simidi olsa gerek…

Lavanta kesesini oyunun neresinde kullandıklarını anlayamadım yalnız? Ve bir de bu oyundan hayalet oyununa nasıl geçtiklerini...?

Bu yazı bizim evin delisini resmetmeden bitmez ama dimi? Bitmez, bitemez :)


Evin diğer delisi  günümü adliyede sonlandırmak istemediğim için yayınlanmamaktadır  :-)

Read more...

İlk mürüvvet dedikleri :-)

23 Kasım 2010






Telaşlı bir sevincimiz var demiştim...

Biraz etli pilav
Üzerine kırk kat baklava…
Eskilerdeki gibi etekleri boyalı çarşaflamız yoktu amma
“Oldu da bitti” nidalarını yaydık dört tarafa…

Seni çok seviyoruz Saneriko’m!

Read more...

Mudanya'da...

22 Kasım 2010










Hiç tanımadığınız ama en yakınınızdan hep dinlediğiniz dostlarınız vardır hani.
Bir görüşte zaten hep vardılar dersiniz.
Renk renk, nakış nakış işlediler…

Ne iyi ettik de geldik şehrinize, gülen yüzlerinize…





Read more...

Kısa kısa...

12 Kasım 2010

Son günlerde Prevenştayn denen çizgi karakterin derdine düştük.

Prevenştayn onu öyle yapmıyor anne… Prevenştaynı açalım anne… prevenştayn gibi olmuş mu anne?

Anladık bu bir çizgi film kahramanı ama… üşenmedim kendime görev edindim digiturk çocuk kanallarındaki tüm çizgi filmlerin isimlerini taradım. Yok böyle bir karakter. Ha bir de anlamadım diye fırça da yiyorum… Fırçanın üstüne cilayı da geçtim mi tamamdır [benden ösüy dilemelisin anneee tamam mıığğ] şeklinde…. Çocuk çocuk diyor iç sesim… ben sana penetrasyon testlerini yaptın mı diye sorsam ve üzerine beni anlamadın diye özür diletsem nasıl olurdu ha söyle bana??

Dün disney dergilerinin birine bakıyorken coşkulu bir çığlık attı… [prevenştayn işte bu anne] dedi. Ay dedim şükürler olsun süper kahramanla tanışacağız nihayet…. Efendim Prevenştayn, Little Einstein’mış. Ben sana ne diyeyim çocuk, tırım tırım prevenştayn arattın ya bana…

Son günlerde bir de saçlarına düşkün oldu ki… saçları açık dolaşmalar, durup durup bukleleri kontrol etmeler… saçlarını kestirme işini pek dile getirir olduk bugünlerde ona bağlıyorum ben. Dün beraber aynaya bakarken [üzülme senin de saçların güzel] dedi… yok dedim seninki gibi değil, senin buklelerin var çok güzel seninkiler dedim… sonra nereden geldiyse aklıma “sen annenin en çok nesini seviyorsun?” diye sordum. Bir anda boynuma atladı [canını çok seviyorum canını] :- )

Biz bu bayrama telaşlı bir sevinçle giriyoruz. Giriyoruz dediysem bugün tatile giriyoruz gibi anlaşılmasın, Pazartesi yine ofiste olacağız ama bu sefer Lâl’le geleceğiz. Oyuncaklarını ofise taşıyıp biraz şenlendiresim var burayı. Herkes bayramı cumadan başlatıyorken başka türlüsü çekilir miydi ki? : -)

Telaşlı sevincimiz ne mi? Ne bileyim ben? :- )))

Read more...

Haftasonu ödevi

5 Kasım 2010


MVI_0746
Yükleyen goksencamgoz. - Dünyanın en ünlü yıldızlarını burada izleyin.

Nostalji yapıyorum evet.

Bir sms aldım da, ondan sebep :-)

Sayın Velimiz diye başlıyor sms...

Atatürk haftası kapsamında tüm çocukların Atatürk albümü hazırlaması isteniyor. Bir de not düşülmüş, ödevi siz yapmayın, sadece yardım edin diye :-)

Dönüp dönüp okuyorum mesajı... Sanırsınız sevgilimden akşam için şık bir davet aldım ... Okuyup okuyup kikirdiyorum... Veli? Ben?

Bu haftasonu meşgulüz anlayacağınız.

Mutlu hafta sonları herkese :-)

Read more...

29 Ekim

3 Kasım 2010







Her yerde artık varlıklarını hissettiriyorken
Neden o gün burada göremediğimiz bir grup insanın nerede olduklarını merak ettim...
Bir de “Apo’nun .içleri durduramaz bizleri” diye slogan atan
O caddeli gençliğin askerlikten yırtıp çürüğe çıkmak için ne katakulliler yaptıklarını…
Sahi 31 Ekim sabahı neredeydi bu coşkulu arkadaşlar?

Girme şu konulara gökşen, yazma buraya diyorum da… bazen tutamıyorum kendimi işte…

Mesela bu yazıyı hemen 29 Ekim gecesi yazdığını ve taslak olarak kaydedip yayınlamayı unuttuğunu yaz.
Bitir bu yazıyı.
Basit bir unutkanlık olsun.

Read more...

Mim - One Lovely Blog Award!

2 Kasım 2010


Sevgili Sinem'e ilk "mim" imi yayınlatmasına vesile olduğu için teşekkürler :-)

Ve kurallar...
Kural 1- Ödülü kabul etmek ve ödülü veren kişiyle bloğunuzda bağlantı kurmak.
Kural 2- Ödülü 15 blogcu arkadaş ile paylaşmak, genele bırakmamak.
Kural 3- Seçilen 15 blogcu arkadaş ile iletişim kurmak ve seçilmiş olduklarını bildirmek.

Ödül dağıtımına gelince...
http://senbencem.blogspot.com/
http://annekaleminden.blogspot.com/
http://egemenesas.blogspot.com/
http://aysegulgenciz.blogspot.com/
http://mugesandik.blogspot.com/

Read more...

"Meslekler ve İnsanlar" yazı dizisine ithafen...

26 Ekim 2010

Efendim bu yazı Syrakusa kişisinin şu yazısına ithafen tarafımdan kaleme alınmıştır.

Hikayede adı geçen şahıs tamamen gerçek olup, kurum ve kuruluşlar hayal ürünümdür.

Bir sinemaseverin mesleğini kaleme alacağım bu yazı ancak bu şekilde başlayabilirdi. Efenim, Syra kişisi Bankacı üst kimliğinin altında risk izleme yönetmenidir. Dün akşam tam da gaza gelmiş misilleme harekâtına başlamak üzere laptopımın başına oturmuştum ki şöyle bir kendime baktım. Pijama, terlik, saçlar tepede japone… Olmaz dedim. Adamın mesleğine bak senin kılığına bak, böyle yazamazsın. Plaza kültürü ile özdeş bir kıyafet seçip, numaralı gözlüklerimi de taktım ki, önce kendim inanayım :-)

Syra’ya blogunda mesleğini sorup da risk izleme yönetmeni cevabı aldığımdan beri esas duruşta bekliyorum sevgili okur. Çalışmadığım sayılı banka kaldığını düşünürsek ister misin şimdi bu Syra bir yerden tanıdık çıksın dedim. Yazının sonunda ajansı basıp beni tek ayak üstünde bekletmesindi sakın. Allahtan pozisyon benim ferforjelerle örtüşmedi de bir ohh çektim. Lafı çevirme de konuya gir dediğinizi duyar gibiyim… ben de çok istiyorum ama pozisyon kazık, zaman kazanmaya çalışıyorum farkındaysanız.

Yahu bu “risk gözleme yönetmeni” ne yapar ki?

Eureka! Risk Gözleme diye bir film çekiliyor ve bizim Syra’da bu filmin yönetmeni tabii ki!! Vay vaaay sinemaya olan ilgi buradan geliyor demek. Evet iyi gidiyorsun Gökşen bak biraz düşününce çorap söküğü gibi gelmeye başladı : -) Yönetmenliğini yaptığı bu filmde Syra başrolde de kendisi oynamış. Bankacılık ve Finans sektörünün en sıkıntılı yıllarını yaşadığı geçmiş kriz yıllarında Syra bakmış ki kariyeri risk altında öncelikle yaşadığı apartmanda risk gözetmeni olarak bina yöneticiliğine el atmış. Yönetici diyip geçmeyin, binanın varlıklarını ve bu varlıkların sağlandığı kaynaklarını gösteren mali tabloları tutarmış o günlerde. Aktif, pasif varlıklar, paraya dönüşebilecek değerler, sen-seç’ten kazandığı amortileri (ay pardon amortismanları) bilanço tablosunda tutarmış.

Bu kadarla kalmaz apartman hizmetlisinin kullandığı temizlik ekipmanlarının, mesela viledanın ucundaki püsküllerin kosla oksi ekşiynla biraraya geldiği zaman püsküllerin yıpranma katsayısını hesabeder, gördüğü riskleri kat maliklerine rapor edermiş. Hatta bir defasında binanın dış cephe giydirmesi için anlaşılan taşeron firma ile o taşeron firmada çalışan işçilerin “bitliste beş minareee” türküsünün yanık yanık okuyup beter böceğin uyukusunun bölünmesi riskine karşılık anlaşmayı feshettiği de rivayet edilirmiş.

Günler günleri kovalamış… ve Syra’nın kariyerinde gösterdiği başarı öyküleri dilden dile dolaşmaya başlamış. Syra hatırı sayılır bir bankadan çabalarının karşılığında çok iyi bir teklif alarak bonservis bedeli bina yönetimine ödenmek koşuluyla transfer edilmiş. Syra şimdilerde günlerini çalıştığı bankanın bulunduğu plazada deri koltuğu odanın kapısına ters, plaza camından İstanbul’un puslu havasını izleyerek, bir elinde piposu diğer elinde risk analiz raporları, yatırımcılarının özkaymaklarını inceleyerek geçirmektedir.

Ancak kariyer hayatında parlak günler günler yaşayan Syra aynı istikrarı ev hayatında gösterememiş, sevgili eşinin TV kumandasını ele geçirmekteki entrikalarını ve Beter Böceğinin bilgisayarının usb girişine tıktığı bozuk paraların getirdiği riskleri gözlemleyememiş olmasına rağmen tarafımdan ve eminim ki meslekler ve insanlar yazı dizisine konu olan tüm blog arkadaşlarından forward tabanlı büyük bir övgüyü haketmektedir :- )

Beyzd on e turu sıtori

Read more...

Ben bir ceviz ağacıyım...

21 Ekim 2010

Ne zor şeymiş yahu kreşe karar vermek.


Semtimizde, komşu semtimizde, ofisime yakın civarlarda Ağustos ayından bu yana kreş bakıyoruz.

Biri der ana dil önemli, diğeri der ingilizce şart. Birinde bale varken diğerinde drama var. Kiminde sanat etlinklikleri bina içinde yapılıyorken, diğerinde ek bir binada bildiğin heykeltraş atölyesi formatında. Birinin parkı çok büyükken, diğerinin merdivenleri dar. Biri yeni açılmış mevcut az dolayısıyla hastalık riski düşük ama servisi yok, diğeri sistemi oturtmuş servisi de var ama yarım gün gelene yok. Biri jurassic park kıvamında, bahçede tavşanlar, ördekler, tavuklar…

Ay çığlık aticiiiim.

Geçen haftasonu görüştüğüm bir kreş dilerseniz hemen oyun grubuyla başlayalım dedi. Hadi gökşen dedim sorgulama artık bir yerden başla. Pazartesi başladı. Anannesi dışarıdan kameradan izlemiş. İki saat boyunca kimseyi aramamış, hatta öğlen yemeğini bile orada yemiş. Üstelik tabağında bir pirinç tanesi bile bırakmamış. İkinci gün bir saat sonra annanneyi aramaya başlamış. Yemek yemeden, arkasına bakmadan kaçmış. Hatta ananneye fırça atmış, ben size gelmem, ne zaman gelsem okula getiriyorsun beni diye. Üçüncü gün, yardımcımız Ela ablası götürdü. İlk günkü istakrarında gayet uyumlu geçmiş. Dördüncü gün, okul pedagogu ile de görüşmek üzere biz de gittik. Ancak bizi görmemesi için onun gideceği saatten bir saat önce orada olduk. Görüşme bitti ki baktık henüz gelmemiş. Eyvah yolda bir şey mi oldu acaba diye telefona sarıldık ki meğer Ela ablasına gitmemek için yalvardığı için oldukça geç çıkmışlar. Ben saklandım beni görüp de caymaması için.

Poof ne zor şey… Bizimki içeride tüm öğretmenler seferber hoşuna gidebilecek aktiviteleri, bahçedeki tavukları, köpeği ne varsa önüne serdiler. Yapıştı Ela’nın eteğine. Bir saatin sonunda ısrar etmeme kararı verdik ve sahneye anneye çıktı. Az önce binbir naz niyaz eden çocuk gitti şen şakrak çocuk geri geldi.

Sonuç: bugün götürdüğümüz okuldan servisi olmadığı için vazgeçtik.

Yine başa döndük.

Cem Karaca’mıydı Türkiye’deki eğitim sistemini beğenmeyip çocuğuna evde ders verdiren ve hiç okulla tanıştırmayan zat-ı muhterem? Ben ikinci bir Karaca vakası olacağım sanırım. Kafayı yiyip ben bir ceviz ağacıyım gülhana parkında diye elimde gitar sokaklara atarsam kendimi tam olacak.

edit: Evet Erkin Koray'mış. Ama ben yine de bir ceviz ağacı olmayı tercih ediyorum, zira çöpçüler bu duruma hiç uymadı :-) Ne diye google'a danışmadan yazarsın ki yarım akıllı :-)

Read more...

Bu Pazardan payımıza düşen

19 Ekim 2010





 

Yer fıstığına aktivite...
...anneye de itiraf. 

Yerime koyacağı tek kadın varmış, o şahıs da buymuş.

Read more...

Trafikte her an, sorumlu davran!

12 Ekim 2010

Trafik kurallarını nereden öğrendiğini hatırlayan var mı?
Ehliyet kursundan?
Peki, teoride öğrendiğimiz o kuralları hatırlayan var mı?
Hatta daha ileri giderek sorayım, ehliyetini bileğinin hakkıyla alan var mı?
Hadi diyelim benim gibi bileğinin hakkıyla alan azınlıktansınız…
Peki “bileğin hakkı” kısmının gerçekten hakkını verdiğine inanıyor musunuz bu ülkede?

Birkaç istatistik:

2009 yılı şeker bayramında meydana gelen toplam kaza sayısı 1388, toplam yaralı sayısı 3582.
Son 5 yılda toplam 26 günlük tatil süresince toplam yaralı sayısı 19bin küsur.
Savaş gibi.

Çocukluğumda babam sürücü koltuğunda uzun yol giderken arabada yaptığımız bilgiye dayalı tek oyun illerin plaka numaralarını bilmekten öte geçmezdi.

Ona da öğretmediler ki bize öğretsin adamcağız. Onun için önemli olan tek şey aracının güvenliği idi.

Lastikler kabak mı, silecekler çalışıyor mu yetiyordu herhalde.

Biz çocukluğumuzda trafik kurallarını Bay Yanlışla Doğru Ahmet’ten öğrenen bir kuşağız. Bay Yanlış yaya geçidinden geçmezdi de Doğru Ahmet tüm bilgiçliğiyle müdahele ederdi olaya. Bay Yanlış her çıktığında annemle babamın avaz avaz bizi oyundan koparıp tv karşısına dikmesi bu yüzdendi sanırım. Öğreneceğimiz başka kaynak mı vardı? (Oxford vardı da biz mi okumadık gibi oldu?)

Trafikte sorumluluk bilincini geliştirmekle ilgili son yıllarda çok önemli adımlar atıldığına inanıyorum.

İşte sorumlu vatandaş, güvenli taşıt ve can dostları ayaklarıyla trafik hareketi bu sorumluluk bilincinin geliştirilmesi konularında toplumda farkındalık yaratmayı amaçlıyor. Proje ilk ayağında kapsamındaki ilk 16 ilde gezici etkinlik aracı ile emniyet kemeri simülatörü ile emniyet kemerinin faydalarını yaşayarak görme, psikoteknik cihazı ile sürücü testleri ve sarhoş gözlüğüyle uygulamalı eğitimler gerçekleştirdi.

Şimdi sırada Can Dostları var. "Trafikte Can Güvenliği" konusunda çocukların ve ailelerin farkındalıklarını geliştirmek için illerden belirlenecek ilköğretim okullarının sınıf öğretmenlerine "Trafik ve Güvenli Taşıt" konularında eğitim verilecek ve "Can Dostları Takımları" ile özel etkinlikler yapılacak.

Halâ ve ne yazık ki aracının ön koltuğunda çocuklarının oturmasına müsade eden ebevyenler, araç koltuğu olmadan seyahat edenler ve hatta direksiyon başına oturtulan çocukları gördükçe trafik konusunda ne kadar eğitimsiz olduğumuzu düşündüğüm bu günlerde, trafik hareketi etkinlikleri yitirmek üzere olduğum [bizim insanımız bu konuda eğitilemez] önyargılarımı sildirdi bana.

Şimdi, sayfamı takip eden tüm anne-babalardan da bu konuda proje destek vermelerini rica ediyorum. Projenin reklam filmini çeken Ezel Akay’ın sözleri çok da güzel özetliyor ne demek istediğimi aslında.

“Katılın ve uygulayın! Ne bir üst otoriteye, sultana, diktatöre, başkana, şeyhe, amire, babaya, ağabeye, mahkemeye, hakime, ne de trafik polislerine ihtiyaç duymadan da bu kuralları işletebilirsiniz. Her şey size bağlı, sizin katılımınız, sizin sorumluluğunuz, yolları (dünyayı), güvenli ( ve yaşanabilir) kılmaya yetecektir!”
Projeye destek vermek için bir tık
Bugün trafikte yaşadığınız şaşırtıcı paylaşımlarınız için bir tık
Trafik hareketi Blogunu takip etmek için bir tık
Web sitesinden etkinlikleri takip etmek için bir tık

Bu kadar tık yeter reklam filmini de görelim diyorsanız buyrun aşağıda...

Kaza / The Accident Directed by Ezel Akay
Yükleyen TS_Hareketi. - TV dizilerini ve programlarını online izleyin.

Read more...

Aman doktor ...

11 Ekim 2010

Bir göz dokturu muayenesi bu kadar dramatize edilebilir mi?

O doktor odası; doktora, anneye ve ananneye dar edilebilir mi?

Doktor E harfinin çatalı ne tarafa bakıyor diye sorduğunda [hani bana timsakları gösterecektin] diye o doktora kafa tutulur mu?

Ve sonuçta muaye olmadan çıkılır mı?

Hem de benim de muayenemi de yarım bıraktırarak…

Göz bebeğimi büyütmek için gözüme sıkılacak damla, henüz hemşirenin elindeyken akbaba misali üzerime atlayıp iki eliyle gözlerimi kapatmak suretiyle gözüm dışında her yerime damladı. Mecburen retina odasına alınıp kapıyı üzerimize kilitledik.

Efendim annesine kimse dokunamazmış.

Haa diyorsunuz ki doktora gitmeden alıştırma yapmadınız mı? Anlatmadın mı?

Kriz anında ikna edici çözümler bulmadın mı?

Yarım saat sürebilecek sıradan bir göz muayenesi neden ikibuçuk saat sürdü sanıyorsunuz?

Bense... gözbebeklerimin büyüdüğüyle kaldım.

Elimde nedenini ve nasıl kullanacağımı bilmediğim bir ilaç reçetesi, bir optik reçetesi ve kulağıma çalındı tadında birkaç doktor nasihatı kaldı.

Şimdi ben çalışma masamda aksesuar görevi gören bu göz damlasını nasıl kullanacaktım ki?

Read more...

(B)alık!

6 Ekim 2010

Kitaplıkta bir şeyleri kurcalıyorken...

Lâl: Annejim bakiym bakiym neymiş o?

Anne: Hmm kavanoz gibi bişey…

Lâl: Hayır kafanos deyil. Benim balıklayım vaydı onda anne. Neydeler hıı?

Anne: hmm... evet haklısın lal’cim balıkların vardı sahiden onda… ama biz balıklarını denize bıraktık tekrar, ailesinin yanına gönderdik.

Anne: Lâl: Hayıy denize bırakmadık. Öldü benim balıklayım.

Anne: [Zınk!!!] Ölmek ne demek ki Lal?

Lâl: Ölmek yani çok acıkmak demek.

Anne: Acıkmak mı?! O nerden çıktı?

Lâl: Off anne açlıktan ölüyosun ya sen, onun gibi işte yaaa!

Anne: anladııım!

Read more...

Dört dörtlük pazar

4 Ekim 2010

Salondaki kanepede uzanmıştım.

Sezonun ilk mandalinasını yiyordu o sırada.

Mandalinaın üzerindeki beyaz ipçikleri sabırla temizleyip, mandalinayı burnunun ucuna kadar götürüp şaşı bakacak kadar mandalinanın temizliğinden emin olmadan yemiyordu.

Hoşuma gitti.

Ben hiçbir meyveyi yemek için bu sabrı göstermezdim diye düşündüm içimden.

Bir tutam saçı döküldü yanağına.

Sağ elinin serçe parmağıyla, nazikçe saçını kulağının arkasına attı.

Bu da hoşuma gitti.

İleride, belki bir genç kız olduğunda da bu kadar zarif davranacak mı acaba diye düşündüm içimden.

Zaten benim zaman sorunum var diye düşündüm sonra.

Ya çok geçmişdi düşünülen.

Ya da çok seneler sonrası.

Neden bu anı yaşamıyorsun diye içsesimle konuştum.

Koltuk altımda sallandı.

Bana öyle geliyor olmalıydı.

Aklıma geldiği gibi olmamalıydı.

Ama aklıma geldiği gibiydi.

Onbir sene önce İzmit sınırları içerisinde de yaşamamış mıydım bunu?

Aklıma geldiği gibiydi işte… Ve biz evde yalnızdık.

Koştum yanına.

Vücudunu bana çevirip yüzünü sıkıca karnıma bastırdım… ve bekledim.

Hiçbir şey düşünemedim.

Çok sıkmış olmalıyım.

Geri çekti kendini.

Yüzünü yüzüme doğru kaldırdı.

[Çok mu seviyorsun beni?] dedi.

Çok dedim.

Kalbim pır pır.

Onbir sene önce annemin yattığımız odaya koşması gibi.

Yine geçmişi düşündüm.

Read more...